Türkiye Huntington’ı haklı çıkarıyor
*AYAAN HIRSİ ALİ – ABD’deki cami tartışması veya Fransa’daki peçe yasağı dini hoşgörüyle değil, ‘Medeniyetler Çatışması’yla ilgili. Fukuyama’nın komünizm sonrası ‘Tek Dünya’ tezinin yanlışlığı kanıtlandı; bunun en iyi örneği, Batı’nın ılımlı Müslüman dostu olduğu yanılsamasını yerle bir eden Türkiye
‘Sıfır noktası’nın yakınlarına inşa edilmesi önerilen cami, Amerikalı misyonerlerin bu yılın başlarında Fas’tan sınır dışı edilmesi, İsviçre’de geçen yıl minarelerin yasaklanması ve son dönemde Fransa’da kabul edilen peçe yasağına dair tartışmaların ortak noktası ne? Bu dört olayın her biri Batı medyasında dini hoşgörü meselesiymiş gibi sunuldu. Ancak mesele bu değildi. Temelde bunların hepsi, Harvard Üniversitesi’nden siyaset bilimci Samuel Huntington’ın, bilhassa da İslam’la Batı arasındaki çatışma minvalinde ‘Medeniyetler Çatışması’ diye adlandırdığı durumun belirtileridir.
Artık sadece çarpıcı adını hatırlayanlar için Huntington’ın argümanını özetleyelim. Huntington, Soğuk Savaş sonrası dünyanın temel yapıtaşlarının yedi veya sekiz tarihsel medeniyet olduğunu yazıyordu; bunların en önemlileri de Batı, Müslüman ve Konfüçyus medeniyetleriydi.
Obama da yanıldı
Huntington, bu medeniyetler arasındaki güç dengesinin değişmekte olduğunu savunuyordu. Batı kısmen güç kaybediyor, İslam demografik açıdan patlıyor ve Asya medeniyetleri, özellikle de Çin, ekonomik açıdan yükseliyordu. Huntington ayrıca, medeniyet temelli bir dünya düzeninin ortaya çıkmakta olduğunu ve bu düzende kültürel yakınlıkları bulunan devletlerin birbirleriyle işbirliği yapıp, kendi medeniyetlerinin önde gelen devletleri etrafında gruplaşacağını söylüyordu.
Batı, evrensel bağlamdaki hak iddiaları nedeniyle, en önemlileri İslam ve Çin olmak üzere diğer medeniyetlerle giderek daha fazla ihtilafa düşüyordu. Dolayısıyla Batı’nın hayatta kalması, Amerikalıların, Avrupalıların ve diğer Batılıların ortak medeniyetlerinin benzersiz olduğunu teyit etmesine ve bu medeniyeti Batılı olmayan medeniyetlerden gelen meydan okumalara karşı korumak için birleşmesine bağlıydı.
Huntington’ın modeli özellikle de komünizmin çöküşünden sonra pek popüler değildi. Revaçta olan görüş, Francis Fukuyama’nın 1989 tarihli ‘Tarihin Sonu’ adlı makalesinde ortaya konmuştu; Fukuyama, bütün devletlerin tek ve kurumsal bir liberal-kapitalist demokrasi standardı altında toplanacağını ve bir daha birbirleriyle savaşmayacağını yazıyordu. Yeni muhafazakârların buna denk düşen görüşüyse, rakipsiz Amerikan hegemonyası altındaki ‘tek kutuplu’ dünyaya dair pembe senaryoydu. Bunların her ikisinde de ‘Tek Dünya’ yönünde ilerliyorduk.
ABD Başkanı Barack Obama da kendince ‘Tek Dünya’dan yana. Obama 2009’daki Kahire konuşmasında, Amerika’yla Müslüman dünya arasında yeni bir anlayış döneminin başlaması yönünde çağrıda bulundu. Bu, ‘karşılıklı saygıya ve … Amerika’yla İslam’ın zıt olmadığı, ikisinin rekabet etmesinin gerekmediği gerçeğine dayanan’ bir dünya olacaktı. Obama aksine, Amerika’yla İslam’ın ‘örtüştüğünü ve ortak değerleri paylaştığını’ düşünüyordu.
Başkan, ılımlı Müslümanların bu dostluk davetini memnuniyetle kabul edeceğini umuyordu. Aşırılık yanlısı azınlık, yani Kaide gibi devlet dışı aktörler, böyle bir dostluğun kurulmasının ardından insansız hava araçlarıyla birer birer ortadan kaldırılabilecekti.
Türkiye’ye artık güvenilemez
Tabii ki plana işlemedi. Türkiye’nin son davranışları, bu yaklaşımın abesliğinin ve Huntington modelinin üstünlüğünün mükemmel bir örneği.
‘Tek Dünya’ görüşüne göre Türkiye, aşırılıkçılık denizindeki ılımlı İslam bir adasıdır. Her ABD başkanı, bu varsayıma dayanarak AB’yi Türkiye’yi üyeliğe almaya teşvik etti. Ancak Türkiye’nin Batı’nın Müslüman dünyadaki ılımlı dostu olduğuna dair yanılsama paramparça olmuş durumda. Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan bir yıl önce, İran Cumhurbaş-kanı Mahmud Ahmedinecad’ı bariz hileyle yeniden seçilmesinin ardından kutladı. Türkiye daha sonra Brezilya’yla iş birliği yaparak, ABD öncülüğünde İran’ın nükleer silah programını durdurmayı amaçlayan BM yaptırımlarını daha da sertleştirme girişimlerini sulandırmaya çalıştı. Türkiye son olarak da, İsrail’in Gazze ablukasını kırmak ve Hamas’a bir halkla ilişkiler zaferi kazandırmak için tasarlanan ‘yardım filosunu’ destekledi.
Doğru, İstanbul’da hâlâ, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasına büyük saygı duyan laikler var. Ancak onların önemli bakanlıklarda kontrolü yok ve ordu üzerindeki etkilerini de kaybediyorlar. Bugün İstanbul’da gayet açıkça, sultanın Kuzey Afrika’dan Kafkaslar’a kadar uzanan bir bölgeye hükmettiği eski günlerden, yani ‘Osmanlı alternatifi’nden konuşuluyor.
Eğer Türkiye’ye Batı’ya yönelme konusunda artık güvenilmeyecekse, İslam dünyasında bu açıdan kime güvenilebilir? ABD tarafından yaratılmış istikrarsız bir demokrasi olan Irak dışındaki tüm Arap devletleri, çeşitli tiplerde despotlar tarafından yönetiliyor. Ve yerel nüfus içinde anlamlı bir desteği bulunan tüm muhalif gruplar da, Mısır’daki Müslüman Kardeşler gibi İslamcı ekipler tarafından idare ediliyor.
Mısır da tehlikede
Endonezya ve Malezya’da, İslamcı hareketler şeriatın yayılmasını talep ediyor. Mısır’da Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in vakti tükeniyor. ABD yerine oğlunun geçirilmesini desteklemeli mi? Bunu desteklerse, Müslüman dünya ABD’yi suçlayacak, ‘Irak’ta seçim düzenleniyorsa, Mısır’da niçin düzenlenmiyor?’ diye soracaktır. Yorumcularsa, Mısır’da özgür ve adil seçimler düzenlenirse Müslüman Kardeşler’in zafer kazanma ihtimalinin gözardı edilemeyeceğini gözlemliyor.
Cezayir? Somali? Sudan? ‘Tek Dünya’ senaryosuna uygun davranan, Müslüman çoğunluklu tek bir ülke bile bulmak zor.
Medeniyetlere dayalı Huntingtoncu uluslararası ilişkiler modelinin en büyük avantajı, dünyayı olmasını istediğimiz gibi değil, olduğu gibi yansıtmasıdır. Bu model, dostu düşmandan ayırmamızı sağlıyor. Ayrıca medeniyetlerin kendi aralarındaki iç çatışmaları, bilhassa da Araplar, Türkler ve Farslar arasında İslam dünyasının liderliği üzerine yaşanan tarihsel rekabeti anlamamıza da yardımcı oluyor.
Suudiler çok para harcıyor
Ancak böl ve yönet tek politikamız olamaz. Radikal İslam’ın ilerlemesinin, aktif propaganda kampanyalarının sonucu olduğunu teslim etmemiz gerekiyor. 2003’te hazırlanan bir CIA raporuna göre, Suudiler kendi köktenci İslam anlayışlarını yaymak için 30 yıl boyunca yılda en az iki milyar dolar yatırım yaptı. Batı’nın kendi medeniyetimizi tanıtmak için verdiği yanıtsa kayda geçirmeye bile değmez.
Bizim medeniyetimiz yok edilemez değil: Aktif biçimde desteklenmesi lazım. Huntington’ın en önemli öngörüsü buydu. Medeniyetler çatışmasını kazanma yönündeki ilk adım, diğer tarafın bu çatışmayı nasıl yürüttüğünü anlamak ve kendimizi ‘Tek Dünya’ yanılgısından kurtarmaktır.
(Somali kökenli eski Hollanda milletvekili; Hollanda vatandaşlığı alabilmek için yalan söylediği anlaşınca vekilliği düşen Ali, ABD’deki muhafazakâr düşünce kuruluşu American Enterprise Institute’un üyesidir, 18 Ağustos 2010)
Kaynak: Radikal Gazetesi






Melih Aşık
Milliyet 31.01.12
Mustafa Mutlu
Vatan 31.01.12
Can Dündar
Milliyet 29.01.12

